Şubat 19, 2011

Güzel Bir Filmmişsin Sen "Copie Conforme"


"Aslı Gibidir" adıyla ülkemizde gösterime giren, Juliette Binoche hanımefendinin başrolünde bulunduğu, zaten dikkatimi de bu vesileyle çeken bir film bu.

Ekşisözlükte hakkında yazanlar Binoche'un oyunculuğunu epey övmüşlerdi, ben de katılıyorum buna. Ama filmin bunun dışına pek de bir numarası olmadığını söylemeye gelen yorumlar vardı. Orada bir duruyorum işte.

Bir kere filmin el attığı, anlatmaya yeltendiği "şey" itibariyle bile tebriği hak ettiğini düşünüyorum ben. Neidr o "şey", ifadesi güç biraz galiba.

Başta, sıradan bir entel filmi geliyor gibi oluyor, doğru. Bir yazar, konferansta. Ama yönetmen bunun sıradan bir entel filmi olmaktan uzak olduğunu yavaş yavaş gösteriyor bize, iş ki biraz şans verelim, izlemeye devam edelim. Yazarın cep telefonunun çalması, üstelik açıp konuşması o sözde "ciddiyeti" dağıtıyor. Zaten ilerledikçe görüyoruz ki bu adam "Eğlen kardeşim, ölücez, bu kadar da ciddiye almamak lazım gerçek denen, toplum denen şeyleri" modunda bir kişi.

Tabii, filmi anlatmayayım burada ama söylemek zorunda olduğum şeyler var. Yazarın kitabının adı "Copie Conform", "aslı gibi olan kopya". Bir okuru, ki hatunun hem orijinal hem de kopya eserler sattığı bir dükkanı vardır, bir şekilde bir buluşma ayarlar ve görüşürler. "orijinal" ve "kopya" kavramları üstüne konuşurlarken garip bir durum ortaya çıkar. İşte filmin anlatmaya yeltendiği ilgi çekici olan "şey" budur.Oturdukları bir cafede, cafe sahibi onları karı koca sanır ve birkaç soru sorar kadına. Kadın da hemen bir oyunun içine "atlar", sanki beklediği budur. Adam da yavaş yavaş içine çekilir bu oyunun. Filmin sonunda "Tak" diye gerçeğe düşene kadar devam ederler. 15 yıllık bir evlilik uydururlar. Anılar uydururlar. kavga ederler hiç yaşanmamaış kırgınlıklar için. Şimdi al bakalım ey okur: "Neden iki koca insan böyle bir şey yapıyor? Deli mi bunlar?". Ve tabii, kaçınılmaz olan: "Böyle bir oyuna cesaretin olur muydu?".

Filmin "orijinal" ve "kopya" kavramları üstüne tartışmayla açılması boşa değil. "Gerçek" ve "taklit" hemen yanlarına ilişiveriyor bu kavramların. Şimdi bu bağlamda çok çok yaratıcı bulduğum bir planı göstereceğim sana sevgili okur, ben şeettim bizzat. Yazar ve kadın yeni tanıştıklarında, kadının dükkanında. Kadın epey heyecanlıdır ve az evvel oğlunun yanında gördüğümüz hâli gibi, yani "kendisi" gibi değildir adamın yanında. Çok heyecanlıdır, telaşlıdır. Bu kendi gibi olmayış, "kopya" kavramıyla üstüste oturtulur ve diyaloglarını aşağıdaki gibi izleriz; adam ve kadının bir aynaya yansımış olan görüntüsü-"kendisi" değil.

Bir de, yazarın bir "Fars şairden" diyerek kullandığı birifadeye bayıldım. Zaten o da bundan büyülenmemek elde mi, diyor: "Garden of leaflessness": Yapraksızlık bahçesi / yapraksızlığın bahçesi. Halbuki altyazıda "yapraksız bahçe" diye çevirmişler, umarım herkes dikkat etmiştir buna. Çünkü kaybediyor anlamını öyle dersek. Gugıl amcaya sordum, net bir yanıt alamadım ama, "yapraksızlık bahçesi" ifadesi Ali Şeriati ile beraber anılmıştı bir yerde. Onun mudur, bir yerde aktarmış filan mıdır, yazık ki bilemedim. Ama olsun, güzellik güzelliktir.

Bu Abbas Kiarostami kimmiş, varayım bakınayım. "Aslı Gibidir", tavsiye olunur.


"Garden of leaflessness": yapraksızlık bahçesi.

2 yorum:

  1. Yazdıklarını okuduktan sonra tekrardan izleyesim geldi!

    YanıtlaSil